GÖRÜNTÜNÜN ÖTESİ

        

       Merdivenin basamaklarında karşılaştık. Üç numara kesilmiş saçlarıma bakıp güldü. “Hoş geldin.” dedi. Sonra ekledi :”Ay valla kilo almışsın.” Bir iki kelime daha konuşup aynanın karşısına geçti. Saçlarını düzeltti. Sonra tekrar geldi. Baktım yüzünde,gözlerinin altında belli belirsiz çizgiler. İçimden tiz bir feryat koptu. Birden Nurdan’ın sesi kulağıma fısıldadı: Maddi güzellik kabir kapısına bile ulaşamaz. Maddede boğulmamalı gönül. Sevgi fizikte aranmamalı. Aynaya bakarkan,Asüman’ın yüzünde bir hüzün bulutunun uçuştuğunu sezdim. O an makyaj yaptığını anladım. Eskiden yapmazdı. İhtiyacı da yoktu. O da ihtiyaç duymazdı. Çantamdan kitabımı çıkardım. Başımı kaldırıp baktığımda aynanın karşısında kimse yoktu. Aynanın karşısına ben geçtim bu kez. Yeni görüyormuş gibi baktım kendime. Aklar artmış. Aynada, yıllar öncesi bir rüya atmosferinde yansıdı.

 

       Renksiz bir dünya. Çok basit  bir ifade. Basmakalıp.. İlk aklıma gelen bu ifade oldu. Renksiz bir dünya.  Asuman’ın  koridorda çatlayan kahkahası doldu kulaklarıma. Düşüncelerim, içine taş atılmış bir durgun su gibi bulandı. Tutanağı imzalamaya götürmüştüm. Siyah bir elbise giymişti. Kısa kesilmiş saçları  biçimli alnını halelemişti. Not defteri elindeydi. Adımlarımı sürüyerek elimdeki tutanakla yaklaşıyorum. Aydın Bey, resim öğretmeni Aydın Bey’in anlattıklarından keyfe gelmiş kahkahalar atıyor. Asuman’ın kahkahası kulaklarıma yapışmış sanki.

 

       İşte kapıdayım elimdeki tutanakla. Başyardımcının odası kalabalık. Tutanak,dedim. İmzaya davrandı. Hayır,günlük plan değil,tutanak, dedim. Tutanak, dedi,pos bıyıklarının ardından gülerek. Masasına bırakıp çıktım. Salona döndüm. Kendimi bir koltuğa yığılırcasına bıraktım. O, karşımdaki koltukta oturuyor. Kusursuz bir güzellik diyorum içimden, kusursuz...Hilkat hiçbir masraftan kaçınmamış. Beana bakıp gülümsüyor. Gonca kahkahasını zaptedemeyince açılıyor.  Kızıl bir gülün şuh ve şakrak açılışı bu. Gül,diyorum.Gonca daha güzel. Neden diyorum açılınca gül böyle yavan, böyle gevşek?  Düşüncelerim dağılıyor, toparlayamıyorum. Not defteri elinde. Evet hatırladım. Not soracağım.Funda’nın derslerini soracağım.

Düşünmeden ayağa kalkıyorum, dudaklarımda bir gülümseme olmalı. Çünkü oda bana bakıp gülümsüyor. Funda’nın durumu nasıl diyorum. Gülümsüyor. Hayır gülümseme diyorum çimden.Ne olur gülümseme! “Çok fena.” Diyor.”Ya” diyorum. Dudaklarım titriyor.Belirsizce ısırıyorum.Gözlerine, gözlerinin ta derinliklerine bakıyorum.Yüreğimde bir Fuzuli hıçkırığı. Başım dönüyor:”Arzu ser-geşte-i fikr-i muhal eyler beni” . Dipsiz bir aydınlığın  ışıklı girdabı. Dizlerim titriyor. Adem,buğdaya uzanıyor. Tabiat kelimelerle anlatılamayacak bir ürperişin eşiğinde. “Çok fena.” Diyor tekrar. Şeytanın ensemden kıs kıs güldüğünü duyar gibiyim. Ürperiyorum.Salon ürperiyor.Yer ürperiyor.Gökler ürperiyor.Sonsuz bir renk girdabı. Gözleri ne renk, diyorum. Kamaşan bir görme , ürperen bir yürek için ne ifade edebilir?

Tak,tak, tak, adımları kar taneleri gibi içimde akisler bırakarak kayboluyor. Hayır,”eriyor” desem daha doğru olacak. Adımlar içimde bir musikinin son nağmeleri gibi eriyerek uzaklaşıyor. Notları kötü ha, diyorum kendime. Merdivenlere yürüyorum.Koridor boşalmış. Öğretmenler odasına geri döndüm.Çantamı açtım. Bir koltuğa çökerek esneyip durdum. Saçları bir güli sadberk gibi. Gülümsüyor. Niçin bu gülümseme? Niçin bu çatlayan gül goncası? Hayır, hayır.İfratların köşebaşı uçurumlarından sakınmak gerek. Tutunması imkansız kar tozmalarının  ruhu üşütmesine izin vermemeli. Elimde kalem bekliyorum:

       Gülüm şöyle gülüm böyle demektir yare mu’tadım

       Seni ey gül sever canım ki canana hitabımsın

       Biz hemşehriyiz,diyor Asuman. Ardından yine bir kahkaha çatlayıp salona yayılıyor. Tenasüp bozuluyor.Yapma diyorum içimden: Gülme. Kahkahayla gülme! Tavus,yüzüstü kovuluyor cenetten.Renk kehkeyşanı içinden çirkin ayaklarına bakıyor.Bütün varlıklar bu renk çağlayanının örttüğü aykalarına bakıyor. Böyle kahkaha atmamalısın diyorum içimden haykıraraktekrar. Ayakları alay ediyor renkli yelpazesiyle,bir yılanın ıslık çalışı gibi.

       “Çok okumam lazım” diyor.”Daha çok okumalıyım” diyor. Anlatıyor durmadan. Bir pınardan akan su sesi gibi.Anlatıyor:Yağmur altında eve gidiyorum.Bir delikanlı yolumu kesiyor. Sokaklardan ilçe meydanına bir uğultu akıyor. Nevruz. Bahar sultanı tahtını kurmuş ışık oklarını tabiatın bağrına saplamış,Renk renk çiçekler fışkırmış. Eve kendimi zor atıyorum.İlk kez böyle bir şeyle karşılaşıyorum. Arkadaşım divanın altın altına gizleniyor, kurşun seslerini duyuca. Bir kurşun orkestrası...Nevruzmuş meğer. Öyle diyorlar. Şenlikmiş. Bu yüzdenmiş göğe kurşun sıkmalar.

       Başım ellerimin arasında. Baharın bütün güllerini düşünüyorum.

       O gül endam bir al şale bürünsün yürüsün

       Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün

Bir su çağıltısından başka bir şey kalmıyor.

       Niçin insanı ürpertiyor bu gözler? Buğdayın ağızda erirken çıkardığı tadı duyar gibiyim. Tavus ayaklarından utanıyor. Yüzüstü bir sürgünü yaşıyoruz.Çağdışı bir varlık gibi görüyorum kendimi. Her kes,her şey o kadar yabancı ve uzak ki...

        

       -Üzme tatlı canını.

Başımı kaldırdım.Nadir Bey.. Neye üzülecekmişim, diyorum. Neye olacak, diyor, ak düşen saçlarına. Gülüyorum, cevap vermeden, boş boş bakıyorum yüzüne. Etrafıma bakıyorum, öğretmenler odası dolmuş. İmkansız ürperişi içime gömüyorum:

Bize bir zevk-i tahattur kaldı

Şu sönen gölgelenen dünyada

Kapıda beliren çaycıya bağırdım:

       -Şaziment,herkese çay lütfen. Buradaki herkese.