MENKIBESİYLE YAŞAYAN ŞİİR

Mahmut NEDİM

Şairlerin her söyledikleri, yazdıkları şiir olmaz. Bir çok kitap yayınlayan şairlerin bile gerçek anlamda şiir kabul edilebilecek sınırlı sayıda eseri vardır. Belki de hayatı boyunca yazdıkları, şairi asıl şiire götüren küçük tepelerdir. Sonra uygun bir rüzgâr eser ve zirve eserini ortaya çıkarır. Ancak bu sanıldığı kadar kolay değildir. Şiirin sarp dağlarına tırmanmak her kişinin harcı değildir. Sabır gerek, tahammül gerek; her şeyden önemlisi tevfik gerek. Edebiyat tarihlerinde, şuarâ tezkirelerinde sayısız şairin adına rastlarız. Rastlarız da çoğundan bu güne bir mısra bile kalmamıştır. Demek büyük şiir için bir müfessir daha vardır; ölçüleri şaşmaz, yargısı değişmez bir hakim vardır: Zaman. Zamanın süzgecinden geçerek onayını alan şiir âb-ı hayat içmiştir, ölümsüzdür.

Kimi şiir vardır salt kendisiyle değil, çevresinde oluşan menkıbeleriyle yaşar. Menkıbe şiiri, şiir okundukça menkıbeyi yaşatır. Sözü eski şiirimizin hikmet ustası, ölümsüz şairi Nâbî’nin bir şiirine getirmek istiyorum. Çoğumuzun hiç olmazsa bazı mısralarını bildiğimiz bu şiir hala tazeliğini korumaktadır. Şairinin ve mensup olduğu milletin, kainatın efendisi, nübüvvet halkasının son meyve-i münevveri Hz. Peygamber’e duydukları saygı ve sevgiyi terennüm eden bu şiirin çevresinde oluşan menkıbe şöyledir:

Nâbî’nin de içinde bulunduğu hacı kafilesi Medine’ye yaklaşmaktadır. Vakit gecedir. Nâbî, Hz. Muhammed aşkıyla uyuyamamış, gözlerine uyku girmemiştir heyecandan. Bir de bakar ki devlet ricâlinden biri ayaklarını kıbleye doğru uzatmış uyumakta. Nâbî, gayrı iradî de olsa bu saygısızlıktan derin bir ıstırap duyar ve muhtemelen irticalen aşağıda metnini ve kısaca açıklamasını vereceğimiz şiiri okur. O kişi şairin yüksek sesle okuduğu şiiri duyunca uyanır ve toparlanır. Kafile Ravza-i Mutahhara’ya yaklaşınca Mescid-i Nebî’nin bütün minarelerinden ezandan önce Nâbî’nin söylediği şiirin okunduğu duylur. Durum soruşturulunca şöyle bir manzara ortaya çıkar:

O gece müezzinlerin rüyasına giren Cenâb-ı Peygamber, onlara ezandan önce bu şiiri terennüm etmelerini buyurmuştur. Nâbî’nin duyduğu saadeti tarif etmek elbette imkânsız. O halde çoğunuzun bildiği şiiri dilerseniz beyit beyit sunalım ve kısaca açıklayalım:

Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâdır bu

Nazargâh-ı İlahîdir Makâm-ı Mustafâdır bu

Saygıyı terk etmekten sakın; bu Allah’ın sevgilisinin bulunduğu yerdir. Burası Allah’ın(CC) nazar ettiği, Hz. Mustafa’nın makamıdır.

Şair, bir uyarı ile şiire başlıyor: Edepsizlikten sakın! Bu söze muhatap olan yüksek görevlinin halini bir düşünün…Bu beyit Nâbî’nin Hz. Peygamber’e ve Ravza-i Mutahhara’nın bulunduğu Medine’ye duyduğu sevgi ve saygının ifadesi; gösterilen saygısızlığa karşı hiddetinin tezahürüdür.

Felekde mâh-ı nev Bâbü’s-selâm’ın sîne-çâkidir

Bunun kandili Cevzâ matla-ı nûr-ı ziyâdır bu

Gökte yeni ay, onun Bâbü’s-selâm denilen kapısının göğsü yırtılmış (aşığı)dır; Bunun kandili Oğlak burcu, bu nurun ve ışığın kaynağı, doğduğu yerdir. Bütün varlıklar nurunu buradan alır. Şair burada şakk-ı kamer mucizesini hatırlatarak şunu demek istiyor:

Gökte ay bile Hz. Muhammed’(asm) in aşkından göğsünü parçalamış, ikiye ayrılmışken sen nasıl olur da oraya doğru ayaklarını uzatırsın?

Habîb-i Kibriyâ’nın hâbgâhıdır fazilette

Tefevvuk-kerde-i Arş-ıCenâb-ı Kibriyâdır bu

Burası, Allah’ın Sevgilisi (Peygamberi) Hz. Muhammed’in uyuduğu yerdir; fazilet bakımından arştan bile üstündür. Nâbî, yüce Peygamber’e sıkıntılı günlerinde kucak açan ve onu bağrında barındıran Medine şehrine duyduğu büyük sevgiyi yukarıdaki beyit ile dile getirmiştir. Yerlerin şerefi, onu şereflendirenden dolayıdır.

Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-ı adem zâil

Amâdan açdı mevcûdât dü çeşmin tâdır bu

Bu toprağın parlaklığından adem (yokluk) karanlıkları kalktı; Mevcudat (varlıklar) iki gözlerini açtı. Çünkü bu toprak göze fer veren sürmedir. Hz. Peygamber, kainatın yaratılış sebebidir. Bütün varlık onun hürmetine yaratılmıştır. O, Allah’ın (CC) “Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım.” iltifatına mazhardır. İlm-i İlâhî’de bulunan mevcûdât, onun hürmetine varlık aleminde görünür olmuştur.

Mürâ’ât-ı edeb şartiyle gir Nâbî bu dergâha

Metâf-ı kudsiyândır cilvegâh-ı enbiyâdır bu

Ey Nâbî, bu dergâha edep şartını gözeterek gir; burası meleklerin tavaf ettiği, peygamberlerin tecelli ettikleri, göründükleri yerdir. Nâbî’nin Hz. Peygamber’e duyduğu derin saygı ve sevginin ifadesi olan bu beyit, yine muhatabı için de bir uyarıdır. Nâbî kendisine seslenirken, aynı zamanda ayaklarını uzatıp uyuyan kişiyi de ikaz etmiştir.

Hz.Peygamber sevgisi, Türk edebiyatının her çağda en önemli temalarından biri olmuştur. Divan tertibinde en önemli şartlardan biridir na’t . Bu gazel formundaki şiir de asırların süzgecinden geçip günümüze ulaşan bir na’ttir.